26 Aralık 2019 Perşembe

Hayata Düşülen Notlar..

* Mesajlarda, yorumlarda, cümle mesajlaşmalarda kısaltmaları sevmiyorum. Ve hatta sinir oluyorum. Teşekkürler, selamlar, merhaba, açık yazılınca anlamlı. O nedir ayol, tsk, slm, mrb... Epey zaman önce selamlar yazdığım biri ilk kez duyduğum şekliyle "as" diye yazınca,  ne manaya geldiğini anlamadığım bu kısaltmayı bi saat çözmeye çalıştım. Sonradan "aleykümselam" olduğunu idrak ettim ama ne gerek var ki, kısa kısa yazmaya, kelimeleri budamaya. Ve bunun gibi bir de, dolaylı dolaylı anlatmayı, cümleleri gereksiz kelimelerle uzatmayı bırakmak lazım. Misal, "Önümüzdeki ay size bu konuda bilgi vermiş olacağız." cümlesi yerine "Önümüzdeki ay size bilgi vereceğiz." desek bak ne tasarruf ettik kelimelerden. Neden "yapmış olacağız", "gelmiş olacağız" vs. gibi her şeyin sonuna olacağız diyoruz ki, normali bu değil yahu! Beni sual edecek olursanız, hiç kısaltma kullanmıyorum yazarken, f klavyede deli gibi hızlı yazdığımı bir kenara bırakırsak, telefonda da, çok zorlanmama ve hiç sevmememe rağmen yazmayı, yine de kısaltmıyorum kelimelerimi.
* "Fyt" nedir yahu! Yok kısaltma konusu kapandı da, bu "nezaket" mevzuu. Fyt, fiyat vs. yazanları görmüyor gözlerim, algılamıyor beynim o tek kelimelik yorumları, soruları, dm'leri. İnsan dediğin selam verir önce, merhabalar der, günaydın der, selamlar der, illa verecek bi selam bulur. Diyelim ki, sordun ve cevabını aldın, bu sefer de nezaketen teşekkür eder, iyi dilek belirten bi kelimeyle de olsa veda eder konuşmaya di mi? Di! Evet, aynen öyle, nezaket güzel şey azizim, yaşamı güzelleştiren şeylerden biri de, birbirimize hitabımız, saygı çerçevesinde kurduğumuz sözlü ya da iletişim değil mi?
* 90'lardaki her bir şarkıcıyı, şarkılarıyla bilmeme rağmen, ne oldu da şimdilerde şarkıcıları, seslerinden tanıyamıyorum. Kim varsa şu anda şarkıcılardan, dinlet bana şarkılarını, %80 ini kimin söylediğini bilemem. Muhtemelen ses benzerliği kadar, medoli benzerliğindendir belki de..
Halbuki düşünsenize,  Levent Yüksel, Harun Kolçak, Deniz Seki, Haluk Levent, Demet Sağıroğlu, Sertab Erener ne kadar kendilerine özgü ses ve tarza sahiptiler, hiç karıştırmadık onları. Ama belki de benim bu düşüncelerim azınlığın sesidir, bilemedim şimdi...
* Tulum sesine, kemençe sesine, bağlama sesine hastayım. Horon'a, horon sırasındaki çığlıklara da hastayım.  Lazca türkülere, Kürtçe türkülere de. Kardeş Türküler'in söylediği hem Lazca, hem Kürtçe türkülerin hepsine de ayrıca..
* "Asla, kesinlikle, imkansız, mutlaka, hayatta!" kelimelerinden korkar ve kullanmamaya gayret ederim. Bilirim ki, ne dediysem "yapmam" diye "asla" diye hep başıma gelmiştir ve gelecektir. Bundan sebep derim ki, "Olabilir, mümkündür, olmasın inşallah ama her şey insanlar için" diyorum. Tecrübe mühim çünkü, demir gibi sert olmamalı hayata karşı, eğilmeli, evrilmeli, uyum göstermeli gelene, razı gelmeli. Razı gel(e)meyeceklerimizin başımıza gelmemesi için de bolca dua etmeli..
* Evlerin ruhu olduğunu hepimiz bildik, öğrendik ama o mobilya mağazası kıvamındaki, hani şu duvarları neredeyse bomboş, sehpa ve masaların üzerleri, salon köşeleri yalnızca o janjanlı kocaman vazo ve vazomsularla dolu evlerin sahibi kadınların (ki evlerin sahibi illa ki kadındır bence) ruhu neden o kadar yavan bilmiyorum. Evi yuva yapan, dört duvarın içindeki senin zevkini gösteren, seni yansıtan objeler ve eşyalar değilse ne?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazın bi, lütfen yazın yaaa, merak ediyorum ne düşünüyosunuz ;)
Yorumunuz çıksın istiyorsanız eğer:
Blog sahibi değilseniz adı/url seçeneğini seçip ad kısmına adınızı yazın url kısmını boş bırakın, yorumunuzu postalayın, aksi takdirde, çok istememe rağmen gelemiyor yorumlarınız :)

Bunlar da var...

İlginizi çekebilecek bağlantılar.